İnsanın içi dolup taşabiliyormuş. Parça, parça yazılar yazmaya başladığımda anladım.
Kağıtlar, defterler, bilgisayar, mailler, telefona alınan notlar, mektuplar, çok dağıldım.
Zihnimden geçen hiç bir şeyi unutmak istemiyordum. Hatta unutmaktan korkuyordum.
Saf, filtresiz, en süssüz hali ile saklamak istiyordum.
Bu meşguliyete kapıldığım bir zamanda bir ilki hatırladım. İlk mutluluk gibi bir an.
Hatırlayınca gizli hazinemi keşfetmişcesine sevindim.
Bindokuzyüzseksenli yıllar, henüz doksanlara varmadan önce, küçük bir sahil kasabasında yaşıyoruz. Yaz aylarındayız. Evde akşam saatlerine doğru bir hareketlilik, bir yerlere gitme hazırlıkları var. Sohbetlerden anlıyorum. Annem ile babam ya da babaannem konuşurken duyuyorum.
Çocuk kalbim nasıl hızlı atmaya başlıyor, küçük mevzulardan büyük heyecanlarım var. Yazlık giysiler giyiniyoruz, üzerimize de üşütmemek için elbet ince bir kıyafet alıyoruz. Mesela babaannemin omuzlarını örttüğü bir hırkası var. Ayrıca bir el çantası, bir de üçgen yapıp kenarlarını başının üstünden yanaklarına doğru indirdiği ve çenesinin altında iki ucunu hafif bir düğüm ile birleştirdiği bir eşarbı var.
“Gazino” ‘ya gidiyoruz. Gazino, bizim o küçük sahil kasabasında yaşayan aileler için, güzel havalarda deniz kıyısında oturulan çay bahçelerinden başka bir şey değil. Herkes de bu çay bahçelerine “gazino” diyor, o yüzden ben de öyle biliyorum. O zamanlar gazino, tanıdıklarla çekirdek çitleyip muhabbet etmek için tam bir vazgeçilmez mekan.
Sadece bir tane de değil, aslında bir kaç gazino var. Sanıyorum ki en ışıklısı, tahta masa ve sandalyeleri en beyaz olanı ilk baştaki olsa gerek, bizimkiler genellikle orada, önlere yakın sıralarda bir yer bulmaya çalışıyor. Ailem bembeyaz masaların başındaki sandalyelerinde oturmuş, çaylarını höpürdetirken, benim en büyük keyfim ise “gazoz” içmek oluyor. Payıma düşen “on yüz bin milyon baloncuk” içinde süzülen, ucu akordiyonlu kısmından kıvrılmış pipeti, şişeden yukarı dogru zıplamak isterken dudaklarımın arasında tutup, gazozun serin baloncularını içime çekiveriyorum.
Evden sahil kenarına gelirken, yürüyerek rahatlıkla indiğimiz yokuşlu yolların dönüşünü kimse dert etmiyor. Belki o dönüş yolunda birileri beni kucağına alsın da en tatlı uykumu uyusam diye can atıyorum. Kimbilir insanları nasıl çileden çıkarıyorum. Bisikletimi yanımızda taşımaya hiç üşenilmemiş, arkasındaki iki destek tekerleğini de çıkarmadıkları için, biraz dört teker üstünde güvenle bisikletime binip, biraz da gazozumdan içip, en dertsiz zamanlarımı geçiriyorum. Binbir tembih ile göz önünden uzaklaşmadan diğer çocukları izliyorum. Denizin kokusu burnumda, gazino ampulleri pırıl pırıl yanıyor, koşuşturan çocuklar, kahkahalar, çekirdek çitlemeleri, çay kaşıklarının çay bardaklarında döndükçe çıkarttığı şıngırlı sesler birbirine karışıyor ve pipetle gazozumdan her bir yudum alışımda baloncuklardan gelen pısırtıları kulaklarımın içinde duyuyorum. Arkama dönüp baktığımda ailem orada, gözlerimiz birbirine değdiğinde gülümsüyorum.
“İlk” minik hikayem “Gazoz Gazino” hatıralarımdan çıkıp geldi. Hoşgeldi.
Yolun bu hikayeye düştü ise, sen de hoşgeldin.